TÜRK KIRMIZISI VE OSMANLI'DA GİYİM KÜLTÜRÜ
Tuba Rahmet Ekinci
Saray fermanlarının kılı kırk yaran yasaklarıyla çevrili Osmanlı sokaklarında bile insanların şık görünmekten, biraz süslenmekten ve tarzını konuşturmaktan vazgeçmediğini biliyor muydunuz? Engeller ne kadar sert olursa olsun, insanlar kendilerini ifade etmenin bir yolunu bulmuştur. Arşivdeki o eski şikâyetnamelere, saray yazışmalarına baktığımızda karşımıza bambaşka bir manzara çıkıyor: Kılık kıyafet o dönemde de sadece örtünmek demek değildi; kim olduğunuzu, neyi sevdiğinizi ve hayata nasıl baktığınızı kelimeler olmadan anlatan en güçlü dildi.
Eski dönemlerde kimin ne giyeceği, hangi renkleri tercih edeceği, hatta giysinin kumaşı çeşitli dönemlerde çıkarılan fermanlar, nizamnameler ve yasaklayıcı hükümlerle tanzim edilirdi. Devlet, toplumun düzenini korumayı, sınıflar arasındaki dengenin muhafaza edilmesini ve israfın önüne geçilmesini amaçlardı. Örneğin gayrimüslimlerin kıyafetlerine ilişkin düzenlemeler de çeşitli dönemlerde fermanlarla yeniden ele alınır ve şekillendirilirdi. Ancak bu kısıtlamalar ne kadar sıkı uygulanmak istenirse istensin, toplumsal dinamikler hep o sınırları esnetmenin bir yolunu bulurdu. Bu görkemli giyim kültürünün en dikkat çekici unsurlarından biri de Türk kırmızısıydı. Tarihçi Turan Şahin’in çalışmalarında da ayrıntılarıyla anlatıldığı üzere, Batılıların “Adrianople Red” (Edirne Kırmızısı) adını verdiği bu renk; kökboyanın yanı sıra zeytinyağı, şap ve çeşitli mordanların; bazı tariflerde ise kül suyu ve organik katkıların kullanıldığı uzun ve zahmetli bir işlem sonucunda elde ediliyordu. Edirne ve çevresinde geliştirilen bu boyama tekniği, 18. yüzyılda Avrupa tekstil sanayisinin çözmeye çalıştığı en büyük sırlarından biri hâline gelmişti. Avrupalı imalatçılar ve kimyagerler uzun süre bu üretim tekniğini çözmeye çalışmış; ihracatı yapılan, farklı sosyal kesimler tarafından da arzulanan bu eşsiz ton, dönemin ticaret ve moda dünyasında ayrıcalıklı bir konuma sahipti.
Fakat arşiv belgelerinin satır araları, bu kuralların sokakta her zaman harfiyen uygulanmadığını gözler önüne serer. Özellikle 18. yüzyılın başlarında İstanbul sokaklarında hareketli günler yaşanırdı. Kadınların giydiği feracelerin kumaşları yavaş yavaş incelmeye, göz alıcı Türk kırmızısı tonları ve rengarenk dokumalar yaygınlaşmaya başlamıştı. Üstelik yüzü tamamen kapatan yaşmaklar da artık dikkati çekecek şekilde şeffaflaşıyordu. Devlet erkânı bu durumu hem ahlaki bir sapma hem de israf olarak görüyor, saraydan art arda fermanlar salarak kadınların sokakta aşırılığa kaçmamasını ihtar ediyordu. İstanbul kadılığına gönderilen uyarılarda, sokaklarda boy gösteren bazı hanımların bu yeni tarzlarının nizamı ve gelenekleri sarstığı açıkça dile getirilirdi.
Zaman ilerledikçe bu değişim dalgası durdurulamadı. 18. yüzyılın sonlarından itibaren hızlanan bu değişim, II. Mahmud devrinde belirginleşmiş, Tanzimat’la birlikte ise daha geniş kesimlere yayılmıştı. Kumaş ithalatının artması, yabancı tüccarların getirdiği yeni dokumalar ve saray çevresindeki zenginliğin sokağa akması, insanlarda yeniliğe ayak uydurma arzusunu körükledi. 19. yüzyıla gelindiğinde artık mesele yalnızca kumaş rengi değildi. Redingotların yaygınlaşması, fesin resmî kıyafetin bir parçası hâline gelmesi ve Avrupai kesimlerin benimsenmesi, geleneksel giyim anlayışını dönüştürüyordu. Özellikle devlet dairelerindeki memurların alafranga kıyafetlere yönelmesi gelenekçi çevrelerin dikkatini çekmiş; dönemin gazetelerinde, risalelerinde ve nasihatnamelerinde bu yönelimler üzerine sıkça eleştiriler kaleme alınıyordu. Komşunun üzerinde görülen yeni bir kumaşın mahallede merak uyandırması ise dönemin ruhuna dair edebi bir gözlem niteliği taşır.
Bu değişim rüzgârı sadece kıyafetlerin biçimini değil, aynı zamanda mahalle arasındaki ilişkileri ve sosyal hayatın akışını da bütünüyle dönüştürdü. Geleneksel ile modernin sokakta verdiği bu sessiz mücadele, aslında toplumun kendi kimliğini yeniden tanımlama çabasının en somut dışavurumuydu. İnsanlar yenilikleri hem bir statü göstergesi hem de çağa ayak uydurmanın kaçınılmaz bir gereği olarak kucaklıyordu.
Bugün sosyal medyada gördüğümüz lüks merakı, marka takıntıları ya da statü yarışları ne kadar tanıdık geliyorsa; yüzyıllar önce İstanbul'un dar sokaklarında Türk kırmızısı feracesiyle dikkat çekmeye çalışan bir hanımefendinin ya da farklı kumaşlarla tarzını yansıtan bir beyefendinin heyecanı da o kadar bizdendir. Osmanlı'nın o tozlu arşiv sayfaları, bize kıyafetin sadece iplikten ibaret olmadığını; arzuların ve insan olma hâlinin hep aynı kaldığını anlatır. Görünmek ve beğenilmek arzusu, çağlar ne kadar değişirse değişsin, insan kalbinin en eski hikâyesidir.
SEVGİYLE KALIN..