Türk Kahvesinin Osmanlı Serüveni
Tuba Rahmet Ekinci
Yemen’den Payitaht’ta Beş Asırlık Saltanat
Türk kahvesi, bizim için sadece bir içecek değil, 500 yıllık koca bir imparatorluk mirasıdır. Bu serüven, 1550’li yıllarda Kanuni Sultan Süleyman döneminde Yemen’den gelen o gizemli çekirdeklerle başlar. Tarihçi Peçevî’nin kayıtlarına göre; Halepli Hükm ve Şamlı Şems’in Tahtakale’de açtığı ilk kahvehane, İstanbul’un sosyal hayatını kökten değiştirmiştir. O güne kadar evlerinde oturan İstanbullular, kahve sayesinde sokakta buluşmaya, sohbet etmeye ve kültürel bir bağ kurmaya başlamışlardır.
Sarayda ise kahve, başlı başına bir itibar meselesiydi. Padişahın kahvesini en kusursuz şekilde hazırlamak için "Kahvecibaşı" adında özel bir makam kurulmuştu. Kahve, altın ve gümüş zarflı porselen fincanlarda, büyük bir törenle ikram edilirdi. Bu sadece bir keyif anı değil, Osmanlı’nın misafirperverliğini ve estetik zevkini gösteren bir diplomasi aracıydı.
Birinci elden kaynaklara baktığımızda, örneğin Evliya Çelebi’nin aktardığına göre, padişahlar kahveyi büyük bir ciddiyetle içerlerdi. Padişahın huzuruna getirilen kahve, önce "tadımcı" tarafından kontrol edilir, ardından kahvecibaşı tarafından gümüş bir tepsi üzerinde sunulurdu. Padişah kahvesini yudumlarken, yanında mutlaka saray kileri tarafından özenle hazırlanan gül reçeli veya amberli lokumlar bulundurulur; bu sayede kahvenin sertliği sarayın zarif damak tadıyla dengelenirdi.
Kahvehaneler zamanla birer "mekteb-i irfan" yani bilgi okulu haline geldi. İnsanlar burada sadece kahve içmiyor; şiirler okuyor, devlet meselelerini konuşuyor ve sosyal bir kimlik kazanıyordu. Bugün dünyanın her yerinde karşımıza çıkan kahve kültürü, aslında temellerini o dönemdeki samimi Osmanlı kahvehanelerinden almıştır.
Türk kahvesini dünyadaki diğer kahvelerden ayıran en büyük özellik, pişirme tekniğidir. Kahvenin un gibi çok ince öğütülmesi ve cezvede ağır ağır pişerek telvesiyle birlikte sunulması, bize has bir sanattır. 17. yüzyıl seyyahları, bu yöntemin kahvenin kokusunu ve tadını en iyi şekilde koruduğunu hayranlıkla notlarına düşmüşlerdir.
Sunumdaki incelikler de kahvenin tadı kadar önemlidir. Kahvenin yanında mutlaka bir bardak su ikram edilirdi. Suyun amacı damaktaki tatları temizlemek, lokumun amacı ise kahvenin o asil sertliğini dengelemekti. Bu ritüel, Osmanlı’nın hayata ve insana bakışındaki zarafetin bir yansımasıydı.
Fincanların ele zarar vermemesi için takılan o şık "zarflar" ve porselenler, kahveyi bir sanat eserine dönüştürüyordu. 1683 Viyana Kuşatması’ndan sonra Avrupa’nın bu lezzetle tanışması, kahvenin tüm dünyanın ortak mirası olmasını sağladı. Bugün UNESCO’nun bile koruma altına aldığı bu kültür, aslında asırlık bir nezaket anlayışının simgesidir.
Türk kahvesi 500 yıldır hayatımızın en önemli tanığıdır. Acı bir kahveyle başlayan dertleşmeler, en güzel dostlukların kapısını aralar. Bir fincanın içine sığdırılan bu devasa tarih, bize her yudumda kim olduğumuzu ve toplumsal bağlarımızın derinliğini hatırlatır.
Bir fincan kahvenin o meşhur "kırk yıllık hatırını" gönüllerde yaşatmak dileğiyle sevgiyle kalın….