OSMANLI'YI ANLAMAK BALKANLAR'DAN BAŞLAR: SARAYBOSNA'NIN GEÇİTLERİ VE KÖPRÜLERİ
Tuba Rahmet Ekinci
Osmanlı’nın Avrupa’daki varlığını sadece şehirlerdeki çarşı hayatıyla ya da nehirlerdeki taşımacılıkla açıklamak yetersiz olur. Devlet idaresinin asıl önemli taraflarından biri de coğrafyanın dağlık ve ulaşımı zor olduğu bölgelerde kurduğu düzendir. Ticaretin öne çıktığı Üsküp’ten ve bir nehir üssü olan Belgrad’dan sonra Bosna, bu zorlu coğrafyada uygulanan idari ve mimari yapıyı anlamak için uygun bir örnektir. Bugün popüler kültürde doğu ile batının birleştiği yer olarak bilinen Saraybosna, tam da bu dağlık yapının ortasında bir vadide kurulmuştur. Osmanlı, Balkanlar’daki idari düzenini coğrafyanın getirdiği zorluklara göre yerel çözümler üreterek şekillendirmiştir.
Saraybosna, fethinden itibaren sadece bir askeri üs olarak kalmamış, Batı’ya uzanan ticaret yollarının da önemli bir durağı olmuştur. Ancak bu dağlık bölgede ticareti ve günlük hayatı sürdürebilmek için yolların güvenliğini sağlamak gerekiyordu. Devlet bu amaçla, dağ yollarında ve geçitlerinde kervanların emniyetinden sorumlu olan, karşılığında da bazı vergilerden muaf tutulan yerel halkın oluşturduğu "Derbentçi" muhafız köyleri sistemini uygulamıştır. Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki vergi ve mühimme kayıtlarına bakıldığında, bu yerel koruma ağının taşımacılıkta önemli bir işlev gördüğü anlaşılır.
Dağlık coğrafyanın getirdiği ulaşım zorlukları, sadece muhafızlarla değil yollara kurulan sistemli bir lojistik ağla da aşılmıştır. İmparatorluğun uzak mesafeler arasında haberleşmeyi, taşımacılığı ve yolcuların konaklamasını düzenleyen ulaşım ağı olan "Menzil Teşkilatı", hanlar ve kervansaraylar aracılığıyla Bosna dağlarında da işletilmiştir. Saraybosna’ya gelen ya da buradan Adriyatik kıyılarına giden kervanlar için yol üstünde kurulan bu hanlar, kış şartlarında kervanların yolda kalmamasını sağlayarak ticaretteki sürekliliği korumuştur.
Yol güvenliğinin yanı sıra, bu dağlık coğrafyadaki düzenin bir diğer önemli parçasını da köprüler oluşturuyordu. Bölgedeki nehirlerin ayırdığı vadileri birbirine bağlamak, hem ticari hem de idari açıdan bir zorunluluktu. Bugün turistlerin ziyaret ettiği meşhur Latin Köprüsü’nden, Bosna genelindeki diğer taş köprülere kadar her yapı, mimari ve mühendisliğin buradaki tabiat şartlarına göre ürettiği çözümlerdir. Bu köprüler, vadileri birleştirerek devletin idari bağını en uzak köylere kadar ulaştırmıştır.
Şehrin iç yapısına bakıldığında ise bu vadide gelişen şehir mimarisinin, kurumsal vakıf sistemiyle şekillendiği görülür. XVI. yüzyılda Saraybosna’yı inşa eden Gazi Hüsrev Bey’in kurduğu vakıf sistemi, bu dağlık bölgede kendi kendine yeten bir ekonomik model oluşturmuştur. Bugün hâlâ şehrin merkezi sayılan cami, medrese, kütüphane ve bedesten gibi kurumlar, devlet hazinesine yük olmadan asırlarca bölgenin sosyal ve ticaret merkezlerinden biri haline geldiğini göstermektedir.
Saraybosna’nın dağlarla çevrili bu yapısı, bugün buraya "Avrupa’nın Kudüs’ü" denmesine yol açan kültürel çeşitliliğin de temellerini atmıştır. Osmanlı devlet aklı, fetihten itibaren yerel halkın diline, dinine ve geleneklerine dokunmayarak onları devlete bağlamayı amaçlayan "istimalet siyasetini (yerel uzlaştırma ve hoşgörü politikası)" Bosna’da uygulamıştır. Nitekim Fatih Sultan Mehmet’in fetihten sonra Fransisken rahiplerine verdiği ve onlara tam bir inanç hürriyeti tanıyan Ahidnâme, bu uzlaştırıcı siyasetin bir belgesidir. Şer'iyye sicillerine de yansıyan bu ortam; cami, kilise ve sinagogların bir arada bulunduğu, Endülüs’ten gelen Musevilerin de sığındığı çoğulcu bir Başçarşı silueti doğurmuştur.
Ancak Bosna’nın bu yapısı, imparatorluğun Batı sınırında yer alması sebebiyle askeri bir sorumluluğu da beraberinde getiriyordu. XVII. yüzyılın sonlarında Balkanlar’da başlayan savaşlar döneminde, bu dağ geçitlerinin önemi daha net anlaşılmıştır. Bir geçidin ya da kalenin elden çıkması, arkasındaki yolların ve idari düzenin aksaması anlamına geliyordu. Bu zor dönemlerde bile vakıf kurumlarının ve derbentçi köylerinin işleyişini sürdürmesi, sistemin bölgede yerleştiğini göstermesi bakımından önemlidir.
Bugün Saraybosna’da Başçarşı’nın sokaklarında yüründüğünde, kısa mesafeler içinde bir caminin, kilisenin ve sinagogun bir arada görülmesi bu dönemin bir sonucudur. Bosna’da uygulanan bu idari model, coğrafi şartların getirdiği lojistik zorlukların yalnızca askerî veya iktisadi tedbirlerle sınırlı kalmadığını; aynı zamanda sosyal ve kültürel bir şehir düzenine dönüştüğünü gösterir. Peki, geçmişteki o kervan yollarının ve istimalet nizamının izleri, bugün Saraybosna’nın sokaklarında hâlâ görülebiliyor mu? Bir şehrin kimliğini koruyan şey sadece coğrafi konumu mudur, yoksa o coğrafyada kurulan idari düzen mi?
Sevgiyle kalın..