Osmanlı Eğitiminde Şiddetin Anatomisi: Cinnetin Önlenmesi ve Sosyal Tedavi Mekanizmaları
Tuba Rahmet Ekinci
Modern dünyada infial yaratan okul saldırılarının temelinde yatan bireysel cinnet ve toplumsal izolasyon, Osmanlı eğitim ve sosyal dokusunda karşılığı olmayan bir fenomendir. Ancak bu, tarihte öğrenci şiddetinin hiç yaşanmadığı anlamına gelmez; aksine Osmanlı, bu tür eğilimleri henüz bir "fikir" aşamasındayken teşhis edip tedavi eden veya hukuk yoluyla bastıran köklü bir mekanizma geliştirmiştir. Akademisyen Mustafa Akdağ’ın çalışmalarında detaylandırdığı üzere, tarihteki en büyük öğrenci şiddeti dalgası olan Suhte İsyanları, modern vakalardan farklı olarak bireysel bir nefretten değil, ekonomik daralma ve gelecek kaygısından doğmuştur. Devlet bu sürece müdahale ederken sadece polisiye tedbirler almamış, gençleri şiddete iten psikolojik ve sosyal boşlukları doldurmaya odaklanmıştır.
Bir gencin arkadaşlarına saldıracak kadar canavarlaşma süreci, Osmanlı mahalle ve medrese hayatının şeffaf yapısı nedeniyle genellikle erkenden fark edilirdi. Günümüzdeki izole koridorların ve kapalı kapıların aksine, medreselerin ortak avluya bakan hücre yapısı, doğal bir gözetim sağlamaktayı. Bu şeffaflık, öğrencinin ruh halindeki değişimleri, içe kapanmasını veya saldırganlık belirtilerini müderrisin ve oda arkadaşlarının anında tespit etmesine imkan tanırdı. Eğer bir öğrencide "malihulya" olarak adlandırılan ruhsal bir çöküntü veya hırçınlık görülürse, bu durum bir asayiş sorunu olmaktan önce bir "manevi hastalık" olarak kabul edilir ve genç derhal darüşşifalardaki mûsiki veya meşguliyet terapilerine yönlendirilirdi.
Şiddetin önlenmesindeki en etkili sosyal bariyer, Osmanlı’nın "kefalet sistemi" ve "Lala" mekanizmasıdır. Her öğrenci, medreseye girdiğinde bir başkasına zimmetlenir; bu da her gencin bir diğerinin halinden ve hareketinden sorumlu olması anlamına gelirdi. Tarihçi İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın vurguladığı gibi, bu sistem sayesinde şiddet eğilimi gösteren bir genç, sadece otoriteden değil, aynı zamanda en yakın sosyal dairesinden gelen bir oto-kontrol ile karşılaşırdı. Akran zorbalığına karşı geliştirilen "adab-ı muaşeret" kuralları ise, aşağılama ve dışlama gibi modern saldırıları tetikleyen unsurları daha en baştan ahlaki bir suç olarak kodlamıştır.
Eğer şiddet önlenemez ve ölümlü bir vaka gerçekleşirse, Osmanlı hukuku burada "tazmin edici" ve "caydırıcı" bir yol izlerdi. Şer'iyye Sicilleri'ne yansıyan cinayet vakalarında, maktulün ailesine ödenen ağır "diyet" miktarları, sadece katili değil, ona kefil olanları ve bazen de ihmali görülen okul yönetimini maddi bir yük altına sokardı. Bu kolektif sorumluluk, okul içindeki güvenliği herkesin ortak meselesi haline getirirdi. Ayrıca, suça karışan öğrencinin "İlmiye" sınıfından ebediyen men edilmesi ve "kalebentlik" gibi ağır cezalara çarptırılması, eğitimin bir imtiyaz olduğu ve bu imtiyazın sadece ahlaklı bireylere mahsus olduğu fikrini pekiştirirdi.
Psikolojik bozulma yaşayan gençler için Osmanlı, cezadan önce "tedavi" mekanizmasını işletirdi. Eğer bir öğrencide "malihulya" veya saldırganlık emaresi görülürse, bu durum manevi bir hastalık olarak kabul edilir ve genç derhal darüşşifalardaki mûsiki, su sesi veya meşguliyet terapilerine yönlendirilirdi. Nil Sarı’nın tıp tarihi çalışmalarında vurguladığı gibi, hekimler ve müderrisler iş birliği yaparak öğrencinin ruhundaki "öfke safrasını" boşaltmaya odaklanırdı. Yani şiddet eğilimi, polislik bir vaka olmadan önce tıbbi ve manevi bir rehabilitasyon süreciyle karşılanırdı.
Şiddeti tetikleyen en büyük unsurlardan biri olan "akran zorbalığı", Osmanlı’da "adab-ı muaşeret" ve "fütüvvet" kültürüyle bastırılmıştır. Mahalle mektebinden itibaren çocuğa aşılanan "incitme, incinme" felsefesi, arkadaşını aşağılamayı veya dışlamayı sadece bir günah değil, toplumsal bir "rezalet" olarak kodlamıştır. Bugün siber zorbalıkla beslenen yalnızlık, o gün mahalleli ve esnafın denetimindeki bir "ahlak kalkanı" ile engellenmiştir. Genç, elindeki enerjiyi bir arkadaşına zarar vermek için değil, spor tekkelerine (okçuluk, güreş) bir disiplin içinde boşaltmaya teşvik edilirdi.
Osmanlı Devleti, çocukların ve gençlerin "canavarlaşmasını" engelleyen çözümü polisiye devriyelerde değil, bireyi bir bütünün kıymetli bir parçası haline getiren "aidiyet inşasında" bulmuştur. Karnı doyan, geleceğinden emin olan, hocasıyla manevi bir bağ kuran ve arkadaşlarıyla kefalet sistemiyle bağlanan bir gencin, kendi hayatını ve çevresini yok edecek bir cinnete düşmesi sistem tarafından imkansızlaştırılmıştır. Tarihsel tecrübe göstermektedir ki; şiddetin panzehiri daha fazla güvenlik kamerası değil, bireyin ruhuna dokunan ve onu yalnızlıktan kurtaran toplumsal samimiyettir.
Tarihte günümüz gerçekleri; eğitimin şiddetle değil, merhamet ve ilimle anıldığı bir gelecek temennisiyle; bu tür acı hadiselerin toplumsal birer kriz değil, yalnızca geçmişte kalmış münferit olaylar olarak anılmasını diliyoruz.
Sevgiyle kalın..