Geçmişte Propaganda Ve Dezenformasyon
Tuba Rahmet Ekinci
Bugün bir haberin doğru olup olmadığını anlamaya çalışırken çoğu zaman suçu sosyal medyaya yüklüyoruz. Oysa gerçeği çarpıtmak, söylentiyi büyütmek ve insanların düşüncelerini yönlendirmek internetle başlamış değildir. Tarih boyunca iktidarlar, komutanlar, tüccarlar ve hatta sıradan insanlar kendi çıkarları doğrultusunda bilgiyi değiştirmiş, eksiltmiş ya da tamamen uydurmuştur. Değişen sadece kullanılan araçlar olmuştur.
Eski çağlarda bir söylentinin yayılması için birkaç güvenilir kişinin aynı şeyi söylemesi yeterliydi. Haberler kervanlarla, tüccarlarla, elçilerle ve gezginlerle taşınırdı. Bir şehirde ortaya çıkan asılsız bir iddia, haftalar içinde başka coğrafyalara ulaşabiliyordu. Doğruluğunu kontrol edecek bir sistem olmadığı için insanlar çoğu zaman duyduklarına inanmak zorunda kalıyordu.
Roma İmparatorluğu bunun en dikkat çekici örneklerinden birini sunar. MÖ 31 yılında Octavianus ile Marcus Antonius arasındaki mücadelede savaş yalnızca ordular arasında yaşanmadı. Octavianus’un çevresi, Antonius’un Roma’yı terk edip Mısır Kraliçesi Kleopatra’nın etkisine girdiğini anlatan haberleri bilinçli şekilde yaydı. Antonius, Roma’nın değerlerini unutmuş bir lider olarak gösterildi. Bu anlatı, halkın desteğini kazanmak için kullanılan güçlü bir propaganda yöntemiydi ve sonunda Octavianus siyasi üstünlüğü ele geçirdi.
Orta Çağ’da ise söylentiler çoğu zaman korku üzerinden yayılıyordu. Salgın hastalıklar sırasında belirli toplulukların kuyuları zehirlediği ya da hastalığı bilerek yaydığı yönünde iddialar ortaya atıldı. Özellikle 14. yüzyıldaki Kara Veba sırasında Yahudi toplulukları hakkında ortaya atılan asılsız suçlamalar, birçok şehirde şiddet olaylarına neden oldu. Gerçek kanıtlar olmamasına rağmen insanlar kulaktan dolma bilgilere inanarak büyük felaketlere zemin hazırladı.
Osmanlı tarihinde de bilgi savaşının örnekleri görülür. Taht mücadeleleri sırasında şehzadeler hakkında çeşitli söylentiler çıkarıldığı, rakiplerini halkın gözünde küçük düşürmeye çalıştıkları bilinmektedir. Bazen bir şehzadenin hastalandığı, bazen de devlet işlerini yürütemeyecek durumda olduğu yönündeki haberler kasıtlı olarak yayılmıştır. Amaç, halkın ve devlet adamlarının desteğini farklı bir adaya yöneltmekti.
Matbaanın yaygınlaşması propaganda yöntemlerini daha da güçlendirdi. Basılı bildiriler ve gazeteler sayesinde bir düşünce çok daha geniş kitlelere ulaştı. Özellikle Fransız Devrimi sırasında hazırlanan afişler, karikatürler ve broşürler halkın duygularını etkilemek için yoğun biçimde kullanıldı. Her taraf kendi görüşünü haklı gösterecek metinler yayımlıyor, karşı tarafı ise tehlikeli göstermeye çalışıyordu. Basılı her metin doğru kabul edildiği için insanlar çoğu zaman sorgulama ihtiyacı duymuyordu.
Bugün sosyal medya sayesinde yanlış bilgi birkaç dakika içinde milyonlara ulaşabiliyor. Geçmişte bu süreç haftalar hatta aylar sürüyordu. Hız değişmiş olsa da yöntem büyük ölçüde aynıdır. İnsanların korkularına, öfkelerine veya beklentilerine hitap eden bilgiler daha kolay yayılır. Tarih bize bunun yeni bir durum olmadığını açıkça gösteriyor.
Bana göre asıl mesele teknoloji değildir. İnsanlar doğruluğunu araştırmadan duyduklarını paylaşmaya istekli oldukları sürece yanlış bilgi her dönemde kendine yer bulacaktır. Geçmişte bunu yapan tellallar, gezginler ve broşürlerdi; bugün ise telefon ekranlarıdır. Araçlar değişse de insanın zaafları büyük ölçüde aynı kalmıştır.
Neticede sosyal medya yalan haberi icat etmedi; sadece onun yayılma hızını artırdı. Tarihe baktığımızda görüyoruz ki bilgi kadar yanlış bilgi de her zaman toplumları etkilemiştir. Bu yüzden tarih bize yalnızca geçmişi değil, duyduğumuz her bilgiyi sorgulamanın da ne kadar önemli olduğunu hatırlatır. Belki de geçmişten çıkarılacak en değerli ders, bir habere inanmanın değil, önce onu araştırmanın sorumluluğunu taşımaktır.
Gerçek ve güzel haberler almak dileğiyle..