Tuba Rahmet Ekinci

Çanakkale Muharebeleri ve Bir Neslin Entelektüel Mirası

Tuba Rahmet Ekinci

Bugün,, bir milletin var oluş iradesini dünyaya ilan ettiği 18 Mart Çanakkale Zaferi’nin yıl dönümünü yaşıyoruz. Çanakkale denilince zihnimizde genellikle devasa gemiler ve patlayan mayınlar canlanır. Elbette bu zafer, dünya tarihinin en büyük askeri başarılarından biridir. Ancak bu madalyonun bir de hüzünlü yüzü var; o da koca bir imparatorluğun yetişmiş, okumuş ve parlak neslinin o topraklarda sessizce eriyip gitmesidir. 18 Mart sadece bir geçit vermeyişin değil, bir kuşağın vatan için kendi hayallerinden vazgeçişinin hikâyesidir.

Tarihsel bir gözle baktığımızda bu savaş, sadece iki ordunun değil, iki farklı dünyanın çarpışmasıydı. Bir tarafta teknolojinin en son imkânlarıyla gelen devasa bir güç, diğer tarafta ise kısıtlı imkânlarına rağmen toprağını savunan bir inanç vardı. Çanakkale siperleri, barut kokusunun ötesinde, bir milletin var olup olmama kavgasının verildiği en zorlu sınav alanıydı.

Bu sınavın en somut örneği, Mecidiye Tabyası’nda tek başına kalan Seyit Onbaşı’nın o devasa mermiyi sırtlandığı andır. Genelkurmay Askeri Tarih Arşivleri (ATASE) kayıtlarında yer alan bu olay, teknik donanımın devre dışı kaldığı bir kırılma anında bireysel iradenin savaşın gidişatına etkisini gösterir. Seyit’in, dönemin "yenilmez" denilen devasa İngiliz zırhlısı HMS Ocean'ı isabetle vurması, teknolojik üstünlük karşısında beşeri azmin birincil kaynaklara yansıyan en net kanıtıdır. 13 bin tonluk bir çelik yığını olan Ocean'ın o gün sulara gömülmesi, sadece bir geminin batışı değil, bir kibrin de diz çöküşüdür.

Geçtiğimiz günlerde aramızdan ayrılan ve Türk tarihçiliğinde yeri dolmaz bir boşluk bırakan kıymetli hocamız merhum Prof. Dr. İlber Ortaylı, bu süreci "İmparatorluğun son seçkin kuşağının feda edilmesi" olarak tanımlardı. Ortaylı’ya göre Çanakkale, sıradan bir cephe değil; tıbbiyelilerin, hukukçuların ve mülkiyelilerin "vatan savunması" paydasında birleştiği devasa bir trajedidir. Kendisini bu vesileyle rahmet ve hürmetle anıyoruz; onun derslerinde vurguladığı o "mektepli şehitler" gerçeği, bugün bizim en büyük vefa borcumuzdur.

Büyük tarihçimiz Halil İnalcık da Çanakkale’yi bir "aydınlar savaşı" olarak nitelendirir. Arşiv belgeleri, mermiyi kaldıran Seyit’in o anki insanüstü çabasını, tabyadaki imha olan mekanizmanın yerine geçen "canlı bir irade" olarak tarif eder. Bu durum, merhum İlber Hocamızın da sıkça altını çizdiği gibi, savaşın sadece mühimmatla değil, yüksek bir kültür ve sorumluluk bilinciyle kazanıldığının belgesidir.

Çanakkale’yi diğer cephelerden ayıran en önemli fark, siperlerdeki bu sarsılmaz insan manzarasıdır. Arıburnu ve Seddülbahir hatlarında sadece Anadolu’nun köylü çocukları değil, İstanbul’un en seçkin okullarında okuyan gençler de omuz omuza çarpıştı. Tıbbiyeliler ve öğretmen adayları kalemlerini bırakıp tüfeğe sarılarak, bir milletin ödeyebileceği en ağır bedeli canlarıyla ödediler.

1915 yılı, eğitim tarihimiz için aslında çok sessiz ve hüzünlü bir yıldır. O sene pek çok lise ve üniversite, öğrencileri cephede olduğu için mezun verememiş, sınıflar bomboş kalmıştır. Bu sadece bir sayı meselesi değildir; bir milletin gelecekteki doktorlarının ve yazarlarının Gelibolu’nun topraklarına emanet edilmesidir. Bu beşeri sermaye kaybı, Cumhuriyet’in ilk yıllarında her alanda hissedilen o derin kadro boşluğunun asıl sebebidir.

Buna karşın, o topraklarda aydın kimseler tamamen yok olmadı. Aksine, o siperlerde şekil değiştirdiler. Kitaplardaki teorik bilgiler, Gelibolu’nun ateş çemberinde sarsılmaz bir vatan bilincine dönüştü. Kaybettiğimiz her bir münevver, Milli Mücadele’nin ruhuna karışarak bağımsızlık meşalesini yakan birer kıvılcım oldu. Onlar fiziksel olarak aramızdan ayrılsalar da bıraktıkları "fedakârlık kültürü", modern Türkiye’nin asıl fikri temelini oluşturdu.

 18 Mart, sadece törenlerle kutlanacak bir takvim günü değildir. Çanakkale’yi anlamak; Seyit Onbaşı’nın sırtındaki merminin ağırlığını yüreğinde hissetmek ve bir vatanın yarınları uğruna kendi geleceğini feda edebilecek o kolektif ruhu kavramaktır. Bu büyük zafer, bizlere sadece kurtarılmış bir toprak değil, üzerinde özgürce düşünebileceğimiz ve üretebileceğimiz bir istikbal bırakmıştır. Tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyorum.

Bu yazı; 18 Mart Çanakkale Zaferi'nin yıl dönümü vesilesiyle, geçtiğimiz günlerde ebediyete uğurladığımız büyük tarihçimiz Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın aziz hatırasına ve Çanakkale’nin "mektepli şehitlerine" ithaf ediyorum...

 

Yazarın Diğer Yazıları