İnsan, içinde bulunduğu çevreden sandığından çok daha fazla iz taşır.
Bir süre sonra arkadaşlarının kullandığı kelimeler diline, baktıkları şeyler ilgine, önemsedikleri meseleler gündemine yerleşir.
Onların alışkanlıkları normalin, onların sınırları senin sınırın, onların hayat anlayışı da fark etmeden senin hayat ölçün oluverir.
Çünkü insan yalnızca gördüğünü değil, sürekli maruz kaldığını da öğrenir.
Eğitim konuşulan bir ortamda insanın zihni açılır.
Kitap konuşulan yerde merak büyür.
Kültürün, sanatın, üretmenin değer gördüğü bir çevrede insan kendisini geliştirmek ister.
Ama sürekli başkalarının hayatının konuşulduğu, dedikodunun sohbet zannedildiği, insanların başarılarının küçümsendiği bir ortamda bir süre sonra sen de kendi hayatını yaşamayı bırakıp başkalarının hayatlarını konuşmaya başlarsın.
Birinin ne giydiği…
Kimin ne kadar kazandığı…
Kimin eşi ne yapmış…
Kimin çocuğu nasıl yetişmiş…
Kim ayrılmış, kim barışmış…
Derken kendi hayatındaki eksikleri görmek yerine başkalarının hayatındaki ayrıntılarla oyalanırsın.
Dedikodu, çoğu zaman boş vaktin değil; boşalan hedeflerin sesidir.
İnsan kendisiyle meşgul olduğunda başkasının hayatını bu kadar merak etmez.
Kendini geliştiren insanın konuşacak konusu vardır.
Üreten insanın anlatacak hikâyesi vardır.
Okuyan insanın soruları vardır.
Hedefi olan insanın zamanı değerlidir.
Çünkü zamanını kendi hayatını kurmaya ayıran insan, başkasının hayatını didiklemeye daha az ihtiyaç duyar.
Aynı şey bedenimiz için de geçerli.
Sağlığı önemseyen insanların arasında sağlıklı beslenmek, yürümek, hareket etmek, kendine bakmak sıradanlaşır.
Ama “Boş ver, bir kereden bir şey olmaz.”
“Ben zaten böyleyim.”
“Kim uğraşacak şimdi?”
“Hayat kısa, ye gitsin.”
cümlelerinin sürekli tekrarlandığı bir çevrede insan, kendisinden vazgeçmeyi de normal sanmaya başlayabilir.
Sonra bir gün aynaya bakıp:
“Ben ne zaman böyle oldum?”
diye sorar.
Aslında bir anda olmadın.
Her gün biraz erteledin.
Biraz vazgeçtin.
Biraz çevrene uyum sağladın.
Biraz “aman ne olacak” dedin.
Ve sonunda alışkanlıkların karakterinmiş gibi görünmeye başladı.
Bu yüzden insanın çevresini seçmesi kibir değildir.
Herkesten uzaklaşmak da değildir.
Aksine, kendi hayatının sorumluluğunu almaktır.
Çünkü bazı insanlar senin enerjini yükseltir.
Bazıları ise seni fark ettirmeden aşağı çeker.
Bazıları sana “Daha fazlasını yapabilirsin.” der.
Bazıları ise senin büyümenden rahatsız olur.
Bazıları başarı hikâyeni dinleyip ilham alır.
Bazıları başarını küçümseyerek kendi eksikliğini örtmeye çalışır.
Bazıları sana kitap önerir.
Bazıları sana insan önerir.
Aradaki farkı zaman gösterir.
O yüzden hayatına kimi aldığını küçümseme.
Çocuğunun çevresini düşünürken gösterdiğin hassasiyeti kendi çevren için de göster.
Çünkü çocuklar nasıl çevresinden öğreniyorsa, yetişkinler de öğrenir.
Belki daha sessiz öğrenirler.
Belki daha fark edilmeden…
Ama öğrenirler.
Bir süre sonra çevrende ne konuşuluyorsa onu konuşmaya, neye gülünüyor ise ona gülmeye, ne küçümseniyorsa onu küçümsemeye, ne normalleştiriliyorsa onu normal kabul etmeye başlarsın.
İnsan, bulunduğu ortamın ortalamasına doğru çekilir.
Bu yüzden bazen hayatını değiştirmek için önce kendini değil, etrafındaki sesleri değiştirmek gerekir.
Daha çok kitap okunan masalara oturmak…
Eğitim konuşulan sohbetlere kulak vermek…
Sağlığına dikkat eden insanlarla yürümek…
Üreten insanlarla üretmek…
Hayalleri olan insanlarla hayal kurmak…
Ve belki de en önemlisi:
Başkalarının hayatını konuşmak yerine kendi hayatını konuşmaya başlamak.
Çünkü hayat, başkalarının ne yaptığını takip ederek değil; senin ne yaptığınla değişir.