Çağımızın en büyük tehlikelerinden biri artık bilgiye ulaşamamak değil, doğru bilgiyle yanlış bilgiyi birbirinden ayıramamaktır.
Bugün elimizin altında sınırsız bir bilgi kaynağı var. Birkaç saniye içerisinde istediğimiz konuda onlarca uzmanın görüşüne, yüzlerce videoya, binlerce yoruma ulaşabiliyoruz. Fakat tam da burada büyük bir sorun başlıyor: Karşımızdaki kişi gerçekten uzman mı, yoksa yalnızca uzmanmış gibi mi görünüyor?
Çünkü artık diploma kadar kamera karşısında rahat konuşabilmek, birkaç sosyal medya paylaşımı yapmak, kendinden emin cümleler kurmak ve kalabalık bir takipçi kitlesine sahip olmak da “uzmanlık” algısı oluşturabiliyor.
Oysa bilgi sahibi olmak ile bilgiyi doğru aktarmak aynı şey değildir. Eğitim almak ile bir konuda yetkin olmak da aynı şey değildir. Ve en önemlisi, kendine güvenmek ile gerçekten yeterli olmak arasında büyük bir fark vardır.
Bugün diploması, unvanı veya geçmişi sorgulanmadan dinlenen; yalnızca görünürlüğü sayesinde toplumda “uzman” kabul edilen pek çok kişiyle karşılaşabiliyoruz. Bunun yanında sahte diplomalar, yetersiz eğitimler, birkaç günlük sertifikalarla edinildiği iddia edilen mesleki yetkinlikler ve sosyal medyada hızla yayılan doğrulanmamış bilgiler de ciddi bir sorun hâline gelmiş durumda.
Asıl tehlike ise yanlış bilginin yalnızca yanlış kalmaması…
YANLIŞ BİLGİ, YANLIŞ DAVRANIŞA DÖNÜŞEBİLİYOR.
Özellikle çocuk gelişimi, eğitim, psikoloji, sağlık ve ebeveynlik gibi doğrudan insan hayatına dokunan alanlarda bunun sonuçları çok daha ağır olabilir.
Bir ebeveyni düşünün… Çocuğuyla ilgili çaresiz hissettiği bir dönemde sosyal medyada kendinden son derece emin konuşan birini görüyor. Söylediklerine güveniyor. Çünkü karşısındaki kişi güzel konuşuyor, çok takipçisi var, kendisini “uzman” olarak tanıtıyor.
Ebeveyn, verilen tavsiyeyi uyguluyor. Belki çocuğunun bir davranışını yanlış yorumluyor. Belki profesyonel destek alması gereken bir durumda destek almıyor. Belki çocuğuna yanlış bir yöntem uyguluyor. Belki de geri dönüşü çok daha zor olabilecek bir davranış zincirinin ilk adımını atıyor.
İşte bu nedenle bilgi vermek büyük bir sorumluluktur. Bir insanın hayatına dokunan herkes, söylediği sözün ağırlığını taşımalıdır.
Peki çözüm nedir?
Öncelikle sorgulamayı öğrenmek.
Bize bilgi veren, danıştığımız, dinlediğimiz veya sosyal medyada takip ettiğimiz kişilerin yalnızca söylediklerine değil, kim olduklarına da bakmalıyız.
Eğitimi nedir? Diploması gerçekten var mı? Hangi kurumlarda eğitim almış? Alanıyla ilgili mesleki geçmişi nedir? Kaç yıldır bu alanda çalışıyor? Söylediklerinin bilimsel bir dayanağı var mı? Kendisini tanımladığı unvanı gerçekten kullanma yetkisine sahip mi? Geçmiş çalışmaları ve mesleki deneyimleri neler?
Kısacası, bir insanın yalnızca bugününü değil, geçmişini de araştırmalıyız.
Çünkü sosyal medya bize insanların birkaç dakikasını gösterir. Oysa bir insanın yetkinliği birkaç dakikalık videolardan anlaşılmaz.
CV'si, eğitimi, mesleki geçmişi, deneyimi ve ortaya koyduğu çalışmalar; söylediklerinden çok daha fazla şey anlatır.
Burada takipçi sayısına da özellikle dikkat etmek gerekiyor. Çok takip edilmek, doğru bilgi vermenin kanıtı değildir.
Bir bilginin binlerce kişi tarafından paylaşılması onu doğru yapmaz. Bir videonun milyonlarca izlenmesi, içindeki bilginin bilimsel olduğu anlamına gelmez. Güzel konuşmak, ikna edici olmak ve özgüvenli görünmek de uzmanlık göstergesi değildir.
Bazen en tehlikeli yanlışlar, en emin cümlelerle söylenen yanlışlardır.
Bu yüzden artık bilgi çağında yaşamaktan çok, bilgiyi süzme çağında yaşadığımızı kabul etmeliyiz.
Her duyduğumuza inanmamalı, her izlediğimizi doğru kabul etmemeli, her “uzmanım” diyene uzman muamelesi yapmamalıyız.
Çünkü özellikle çocuklarımız söz konusu olduğunda, “Ben sosyal medyada gördüm” bir referans değildir.
Bir çocuğun gelişimi, bir ebeveynin kararı, bir öğrencinin geleceği veya bir insanın psikolojik ve fiziksel sağlığı; doğrulanmamış bilgilerin deneme alanı olamayacak kadar değerlidir.
Bugün hepimizin ihtiyacı daha fazla bilgi değil. Daha nitelikli bilgiye, daha güvenilir kaynaklara ve daha bilinçli bir sorgulama kültürüne ihtiyacımız var.
Belki de bundan sonra birini dinlemeden önce kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Bu kişi söylediklerini gerçekten biliyor mu, yoksa sadece biliyormuş gibi mi anlatıyor?”
Çünkü çağımızda cehaletin en tehlikeli hâli, bilmediğini bilmemek değil; bilmediği hâlde insanlara bilgi vermektir.
Ve unutmayalım:
Bilgiye ulaşmak artık çok kolay. Asıl eğitim, doğru bilgiyi yanlıştan ayırabilmektir.