Galip Önlü

KUZEYDEKİ KÂBUS

Galip Önlü

Hayatın her alanında —en derin insan ilişkilerinden devasa devletlerin jeopolitik masalarına kadar— gerçek karakter, zor zamanlarda sergilenen duruşla ölçülür. Bir insanı yürekten sevmek ona körü körüne sahip olmaya çalışmak değil, onun hayatına ve istikbaline saygı duyabilmektir. Sevmek her zaman sahip olmak demek değildir; bazen geleceğini veremediğin insanı özgür bırakmaktır. 

Ne yazık ki bugün başımızı kaldırıp küresel siyasete baktığımızda, tam da bu olgunluktan ve dürüstlükten uzak, doymak bilmeyen bir "çökme" krizine şahitlik ediyoruz.

Millet Ortadoğu’daki günlük kavgalara, ekranlardaki yapay gündemlere kilitlenmişken; asıl dehşet verici fırtına Kuzey Kutbu’nda, Arktik Denizi’nde kopuyor. Yıllardır orada kilometrelerce kalınlıkta buz kütleleri vardı. Petrol aramak ya da maden çıkarmak için o devasa buzları delmek maliyetleri on katına çıkardığı için kimse dokunamıyordu. Ama küresel ısınma ve iklim değişiklikleriyle o binlerce metrelik buzlar eridi; karalar, çalılar ortaya çıktı.

Ve buzun altından tam anlamıyla bir hazine fışkırdı. Dünyanın en kaliteli petrol yatakları, devasa doğalgaz rezervleri, teknoloji için hayati önemde olan nadir toprak elementleri ve ta 1800’lerde Jack London’ın romanlarına konu olan o tarihi altın damarları açıkta kaldı.

E haliyle emperyalist güçlerin doymak bilmeyen iştahı hemen kabardı. Geçen gün Rusya Dışişleri Sözcüsü Zaharova öyle tedirgin ve sert bir açıklama yaptı ki gözden kaçırmamak lazım. "Amerika ve NATO topraklarımıza el koymaya çalışıyor, buna müsaade etmeyeceğiz, uzun vadeli bir savaşa hazırız" dedi. Bu laf öyle alelade bir diplomasi cümlesi değil.

Amerika, Alaska’nın kuzeyinden pay çıkarıp Rusya’ya zamanında ödediği paraların hesabını yapıyor. İşin içinde Çin var... Çin’in derdi sadece maden de değil; Güney denizlerinden dolanıp Avrupa’ya mal götürmek yerine, Kuzey’den deniz yolunu yarı yarıya kısaltmanın peşinde. Çünkü dünyada milyonlarca ton yükü gemiden başka taşıyacak bir araç yok. Gemiler oraya kaydı mı bütün küresel ticaretin yönü değişir. İşin garibi, Hindistan bile savaş gemilerini oralara gönderip "ben de varım" derken, bizim Türkiye hâlâ Kuzey Denizi’nde yok. Antarktika’ya gittik, araştırma üssü kurduk güzel ama Kuzey Denizi’nde henüz varlık gösteremedik.

Peki burada bir savaş çıkarsa ne olur? Bu iş Ortadoğu’ya ya da vekalet savaşlarına benzemez. Rusya ordusunun ve donanmasının en büyük gücünü zaten o kuzey hattında tutuyor. Amerika’nın oradaki mevcut donanmasıyla Rusya’yı tek başına yenme şansı yok. Yarın bir gün köşeye sıkışan bir iradenin, Kongre'de inkar etseler de Pentagon masalarında bekleyen o hibrit nükleer (taktik) silahları kullanma riski her geçen gün artıyor. Bölgesel bir nükleer silahın patlaması demek, 3. Dünya Savaşı'nın fitilinin ateşlenmesi demektir. Yarın tarih kitapları büyük felaketin çıkış yeri olarak Ortadoğu'yu değil, Kuzey Kutbu'nu yazacak.

Dünyanın geldiği nokta tam olarak bu: Artık hukukun veya barış anlaşmalarının bir hükmü kalmadı. Masaya kim daha sert yumruk vurursa hak sahibi o sayılıyor.

Oysa ne siyasette ne de hayatta sırf kendi tutkun uğruna bir yapıyı veya muhatabını belirsizlikte tutmak sürdürülebilir bir güç değildir. Gerçek duruş; hırslara teslim olmak yerine dürüstlüğü ve saygıyı esas alabilmektir.

Çünkü güce dayalı açgözlülükle sürdürülen belirsizlikler değil; dürüstçe atılan adımlar ve zamanında verilen onurlu kararlar geleceği kurtarır.

Yazarın Diğer Yazıları