Suskunluğun Ardından: Yol, Söz ve İnsan İlişkileri
Ferhat Hanedan Güven
05 Ocak 2026 günü “Sözün tükendiği yerde düşüncenin göçü” başlığıyla yazmıştım. O metin, suskunluğun içinden yürüyen bir zihnin duraklarını anlatıyordu.
Bugün ise, o adımların izlediği yolu; durduğu yerleri, kaçındığı uçurumları ve tutunduğu değerleri yazmak istedim. Çünkü düşünce bazen göç eder; fakat her göç bir terk ediş değildir. Kimi zaman bu, hakikate daha yakın bir yere varma çabasıdır.
Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf romanında söylediği gibi:
“İki insanın birbiriyle karşılaşması kadere,
tanıştıktan sonra yan yana kalmaları ise
onların gayretine bağlıdır.”
Bu cümle, insan ilişkilerinin romantik bir rastlantıdan ibaret olmadığını; aksine emek, sabır ve ahlaki bir sorumluluk gerektirdiğini hatırlatır. Zira söz vardır incidir, söz vardır incitir. Sözü süslemek kolaydır; onu incitmeden, eğmeden taşımak ise bir irfan meselesidir. Dostlarıma gül yaprağı kadar dahi yük olmak istemem. Varlığımın ağırlığıyla değil, yokluğumun eksikliğiyle hatırlanmayı yeğlerim.
“Özün eğri ise yola zararsın” denir. Bu söz, bağlamanın teline vurulduğunda yalnızca bir melodi değil; yaşama ve hakikate dair derin bir uyarı olur. Çünkü yol, eğri özü taşımaz. Sözün ahengi, ancak niyetin doğruluğuyla ses verir. Aksi hâlde en güzel cümleler dahi gürültüye dönüşür.
Doğu edebiyatının en kadim anlatılarından biri olan Ferhat ile Şirin, aşkı bir gösteri değil, bir çile olarak yaşar. Dağları delen Ferhat’ın gücü bedeninden önce sabrındadır. Leyla ile Mecnun’da ise aşk, karşılıktan bağımsız bir sadakate dönüşür; Leyla artık bir kişi değil, bir anlamdır. Bu anlatılar, sevginin bağırarak değil, katlanarak büyüdüğünü öğretir. Aynı zerafeti Âşık Veysel’in eşine bıraktığı o sade ama derin notta görürüz. Büyük sözler yoktur orada; hayatı birlikte omuzlamanın sessiz vakarını görürüz. Asıl incelik, tam da bu sessizlikte saklıdır.
Alevilikte yol, bir yön değil; bir hâl, bir duruştur. Yol ikrarlıdır; söze değil, sözü tutana bakar. İkrar vermek, yalnızca dil ile değil, yaşamın bütünüyle hakikate bağlanmaktır. Bu nedenle yol ehli olmak, insanın önce kendisiyle hesaplaşmasını gerektirir. Çünkü yol, özü eğri olanı değil; niyetini doğrultanı kabul eder.
Cem ikliminin yaşandığı Tunceli’de bu anlayış yalnızca insana değil, bütün varlığa sirayet eder. Dağın kurdu, derenin balığı, kayanın yosunu, gökte süzülen kuş ikrarlıdır. Bu coğrafyada pepuk kuşunun ötüşü, sadece bir ses değil; kardeşliğe dair bir uyarı, bir uyanış ve bir alarmdır. Pepuk, insana “unutma” der; doğayı, sözü, yolu ve birbirini unutma… Çünkü unutmak, en büyük kopuştur.
İnsanlık tarihi yalnızca aşkla değil, anlatılarla da ayakta durur. Nuh’un Gemisi, bir felaket anlatısından çok, denge fikrinin mitolojik karşılığıdır. Bir avuç toprak ile biraz suyla çamurlaşmayan bir hayat mümkündür; yeter ki ölçü kaybolmasın. Samimiyet hayatı ayakta tutan bağdır; fakat yılışıklık o bağı çürütür. İçtenlik ile yapay yakınlık arasındaki fark, kıvamında yoğrulmuş bir yaşam ile çamura bulanmış bir varoluş kadar nettir.
Tarihteki büyük dostluklar da bunu kanıtlar. Aristoteles ile Platon’un ilişkisi, yalnızca hoca-talebe bağını değil, düşünsel sadakati temsil eder. Mevlânâ ile Şems arasındaki dostluk, bir mekânı dergâha, bir sohbeti irfana dönüştürmüştür. Çünkü bir mekânı güzelleştiren duvarları değil, o duvarlar arasında kurulan sahici ilişkileridir. Dostların olduğu yer adres olmaktan çıkar; aidiyete dönüşür.
Ne var ki günümüzde laf kalabalığı, mekânların ruhunu boğmakta; kelimeler çoğaldıkça anlam seyrelmektedir. Aidiyet, gürültüyle değil, hatırlanmayla oluşur. Çok konuşulan yerler değil; doğru susulan mekânlar insanı kendine bağlar. Bu yüzden her söz söylenmemeli, her düşünce sergilenmemelidir. Bazı değerler ancak korunarak var olur.
Sonuçta düşüncenin göçü bir kaçış değil; hakikate daha yakın bir yere yerleşme çabasıdır. İzlenen yol, sözün süsünden çok niyetin berraklığıyla anlam kazanır. Ve belki de bütün bu anlatıların vardığı yer tek bir cümlede saklıdır:
İyilik iyidir.
Yollara atılan adımlar, ardında bıraktıkları hikâyelerle ölçülür. İnsan, başkasına yük olmamaya çalıştığında; sözüyle değil hâliyle konuştuğunda, hem yolun hem mekânın hem de insanlığın hafızasında yer eder.
Atılan yol ortak olabilir; ancak her adım, kendi bağlamsal hikâyesini taşır.
Hedefin aynı olması, bu hikâyelerin bilinmesini, anlaşılmasını ve hissedilmesini önemsiz kılmaz.
Bu nedenle yolun bir veda sürecine dönüşmemesi adına, vefa ilkesi doğrultusunda sürecin hikâyesini kavramak ve bu yolculukta iyiliği ortak bir değer olarak buluşturmak gerekmektedir.
Bu kez gözyaşında değil, alınterinde ortak olmak, buluşmak adına…