Sözün Tükendiği Yerde Düşüncenin Göçü
Ferhat Hanedan Güven
Tunceli’mizin Pülümür ilçesinde ziyaret ettiğim amcamıza, hal hatır sormak için “Nasılsın?” demiştim. Cevabı kısa ama sarsıcıydı:
“Nasıl olayım yavrum; laf kalabalığından düşüncelerimizin göç ettiği şu çağda nasıl olayım?”
Bu cümle, bir köy evinin soba başında söylenmiş sıradan bir serzeniş değil; çağın ruhuna tutulmuş derin bir aynaydı. Çünkü gerçekten de düşüncenin yük olduğu, susmanın zayıflık sayıldığı, çok konuşanın haklı sanıldığı bir zamanın içindeyiz.
Eskiden Tunceli’de söz, ölçülüydü. İnsanlar az konuşur ama çok düşünürdü. Cemlerde bir lokma paylaşılırken bile kelimeler tartılarak söylenirdi. Büyükler, “Söz ağızdan çıkana kadar senindir, çıktıktan sonra sen onun esirisindir” derdi. Bugün ise söz, sorumluluktan azade; herkesin dilinde ama kimsenin vicdanında değil. İşte sosyal çürüme tam da burada başlıyor.
Sosyal çürüme, yalnızca yoksullukla, işsizlikle ya da göçle açıklanamaz. Asıl çürüme, anlamın aşınmasıyla başlar. Tunceli’den büyükşehirlere göç eden gençler yalnızca toprağını değil, kelimenin kökünü de geride bırakıyor. Geriye kalanlar ise gürültünün içinde yalnızlaşıyor. Kahvehanelerde sohbet var ama muhakeme yok; ekranlarda ses var ama hikmet yok.
Pülümür’de, Ovacık’ta, Mazgirt’te hâlâ doğa konuşur aslında. Munzur akar, dağ susar, insan düşünürdü eskiden. Şimdi doğa aynı sakinliği korurken, insanın içi karmakarışık. Sosyal medya meydanlarında herkes konuşuyor, ama kimse kimseyi duymuyor. Düşünce bu yüzden göç ediyor; çünkü bu topraklarda değil, bu çağda barınamıyor.
Felsefe bize şunu öğretir: Düşünce, sessizlikten doğar. Gürültü, hakikatin düşmanıdır. Bugün Tunceli’de yaşanan kültürel ve sosyal erozyonun temelinde de bu var. Köklerinden koparılmış sözler, aidiyetsiz fikirler ve hızın kutsandığı bir hayat. Oysa Alevi irfanı, yavaşlığı; doğa, dengeyi; Tunceli insanı ise vakarı temsil ederdi.
Amcamın cümlesi bu yüzden mühimdi. Bir bilgenin akademik kürsüden değil, hayatın içinden verdiği dersti. Laf kalabalığı çoğaldıkça düşünce azalıyor; düşünce azaldıkça toplum çözülüyor. Sosyal çürüme, önce kelimede başlıyor, sonra ilişkide, en sonunda da insanda.
Bu yüzden artık anlatmayı değil, anlamayı seçelim. Sözün gürültüsünden bir adım geri çekilip, susmayı deneyelim. Bir kapıyı çalalım; cevap aramak için değil, dinlemeyi öğrenmek için.Maniler, türküler, deyişler; hepsi hakikatin kelimeye sızmış hâlidir.
Doğaya kulak verelim; pepuk kuşu mesela,insanın içindeki eksik cümleyi tamamlar. Oradan Düzgün Baba efsanesine uzanır yol; çünkü efsaneler, gerçeğin akılla değil vicdanla kavrandığı yerlerdir.
Ve nihayet Munzur’dan bir tas su içelim.Zira bazı hakikatler anlatılmaz;
insanın içine akar, insanı kendine çağırır.
Son olarak Chul Han’ın ifade ettiği gibi çağımız bir “iletişim patlaması” değil, bir lisan yoksullaşması çağıdır. Gürültünün arttığı yerde anlam geri çekilmiş, söz çoğaldıkça dilin derinliği kaybolmuştur. Han, bilgi ile enformasyon arasındaki farkı özellikle vurgular: Enformasyon anlıktır, tüketilir ve unutulur; bilgi ise zaman ister, tecrübe ile yoğrulur ve süreklilik taşır. Sürekliğin taşımadığı vakit ise anlamını yitirir, anlamsızlaşır. Bu nedenle modern insan konuşmakta, paylaşmakta, iletmekte; fakat anlamakta ve anlam üretmekte giderek yoksullaşmaktadır. İşte bu yüzden karıncanın ayak sesinden dahi bir anlam çıkarmalıyız. Toplumsal hafızalarımızı yeniden canlandırmalı ve düşünce göçüne dur demeliyiz.
Yani her hikayenin yeniden dile gelmesi için çabalamalıyız. Laf kalabalığına karşın Bava Bertal’ın çaldığı davula uzanmalıyız. Hıdır Onbaşının radyosundaki frekansının vefası olmalıyız. Uzun Mehmet’in varvarasında bir figür olmalıyız. Şey Uşen’in gözüyle gezmeliyiz belki de sokakları.
Yani mekanın ruhuna sırdaş olmalıyız. Mekanlara yüklenen anlamlarının öznesi olmalıyız. Belki o vakit laf kalabalığından kurtulup düşüncelerimizi bir örgünün motifi gibi, rengi gibi ortaya çıkarabiliriz.