İnsan, daha dünyaya gözlerini açtığı anda bir yere ait olmak ister. Henüz konuşmayı bilmezken bile, bir kucağın sıcaklığını diğerlerinden ayırt eder. O kucak, aidiyetin ilk hâlidir. Küçüktür, sessizdir ama insanın içine kök salar.
Çocuklukta aidiyet, çoğu zaman farkında olmadan yaşanır. Ev dediğimiz yer, sadece duvarlardan ibaret değildir; kokusuyla, sesleriyle, akşamüstü çay demlenirken çıkan o tanıdık tıkırtıyla bizi sarar. Mahalle, arkadaşlık demektir. Aynı sokakta düşüp dizini kanattığın çocukla kurulan bağ, dünyaya karşı “yalnız değilim” demenin en saf yoludur. Aidiyet, o yaşlarda sorgulanmaz; doğaldır, kendiliğindendir.
Zamanla büyürüz ve aidiyetin anlamı değişmeye başlar. Psikolog Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde, fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçlarından sonra gelen basamak “ait olma ve sevgi ihtiyacı”dır. Yani insan, karnı doyduktan ve güvende hissettikten sonra, bir yere ve birilerine ait olma arzusuyla şekillenir.
Ergenlik, ait olduğun yerle arana mesafe koyduğun ilk duraktır. Ev dar gelir, mahalle sıradanlaşır, insan “ben kimim?” sorusuyla tanışır. İşte tam da burada aidiyet duygusu çatallanır. Bir yandan kopmak isteriz, bir yandan da tutunacak bir dal ararız. Arkadaş grupları, müzikler, fikirler… Hepsi “ben buradayım” deme çabasının parçalarıdır.
Yetişkinlikte aidiyet, artık bir tercih değil; eksikliği hissedilen bir ihtiyaç hâline gelir. İş yerinde anlaşılmak, bir şehirde yabancı hissetmemek, bir insana “benim” diyebilmek… Aidiyet büyümüştür ama eskisi kadar masum değildir. Emek ister, sabır ister. Bazen bir yere ait olmak için kendinden ödün verirsin, bazen de kendin olabilmek için ait olduğun yeri geride bırakırsın.
Belki de aidiyetin gerçek değeri tam burada ortaya çıkar: Seçebilmekte. Çocukken bize verilen, gençken sorguladığımız, yetişkinken ise bilinçli olarak kurduğumuz bir bağdır aidiyet. Küçük bir evden koca bir hayata taşınır ama özü değişmez. İnsan, en çok “olduğu gibi kabul edildiği” yerde ait hisseder.
Ve belki de büyümek, aidiyetin yerini değiştirmek değil; onu içinde taşımayı öğrenmektir. Çünkü insan nereye giderse gitsin, aradığı soru hep aynıdır:
“Burada benim de bir yerim var mı?”