COĞRAFYA TARİHİ TEKERÜRE Mİ Gebe?
Bahaddin Yeşilkaya
Tarihin temel maksadı geçmişte olan biteni yazılı ya da görsel olarak bir şekilde her bir vakayı, her bir
yaşanmışlığı kayıt altına almaktır.
Bu yaşanmışlıklar ekseriyet, yeryüzü toplumları arasında olumlu ya da olumsuz geçen olaylar
neticesinde kendini gösterir.
Yeryüzü toplumları her birinin farklı farklı emel ve amaçları vardır. Bunlar kimi zaman var olma, kimi
zaman üstün gelme, kimi zaman güç uğruna, kimi zaman da bir “DAVA” yoluna kavga yaparak bir nispet
savaşı ya da savaşları yapar ya da çıkarırlar.
Yeryüzü; tarihin her döneminde bu meydan okumalar ve savaşlarla doludur. Çok fazla uzağa gitmeden
kendi bulunduğumuz coğrafya, son bin beş yüz yıldır bu yaşanmışlıklar ve meydan okumalarla
geçirdiğini biliyoruz.
Hele hele yeryüzü İslam’la müşerref kılındıktan sonra bu coğrafya, hiç tanık olmadığı, görmediği onlarca
savaş yaşamış, medeniyetler yıkılmış, yok olmuş ve yeni medeniyetlerle tanışmıştır.
Öncesinde, sırasında ve sonrasında bu coğrafyada yüz yıllarca hüküm sürmüş, söz sahibi olmuş nice
büyük imparatorluklar ve nice irili, ufaklı birçok medeniyetler ve uygarlıklar ya yok olmuş ya da eski
şaşalı dönemlerinin nasıl sonlandığını, tarih bize her yönü ile anlatmaktadır.
Hükmü altında bulunan bu coğrafyadaki hükümranlıklar, orta Asya steplerinde yaşayan Türk boyları
başta olmak üzere diğer birçok toplulukların İslam’la tanışmasıyla, karşı savaşlar yaparak, coğrafya
tedricen de olsa asırlar sonra tarih sahnesinden ya kısmen ya da tamamen çekilmek zorunda kalmış ya
da bırakıldılar.
İslam’la ilk tanışan orta Asya toplulukları ve Arabistan yarımadasında yaşayan tüm kesimler ve
topluluklar bir ümmet şuuru etrafında bir arda bir ve beraber İslam’ı şiar ederek tek bir kutlu “DAVA”
sancağı için cihat yoluna koyuldular.
Asırlarca sürecek bu kutlu DAVA’ mücadelesinde farklı dönemlerde de olsa sancaktarlık, hep Türk
milleti elinde Avrupa içlerine kadar taşınmış, yücelmiş ve hep yükseklere en yükseklere taşınarak,
dikilmiştir.
Ne zaman ki nizam-ı Alem Davas’ı terk edildi, Batı taklitçiliği başladı; o zaman tüm bir ümmet bölük
pürçük parçalara ayrılarak, asırların ihtişamlı coğrafyası, son yüzyıldır emperyalist güç odakları elinde
adeta acınacak, oyuncak bir tabloya dönüşmüştür.
Bu tabloda sefalet, sefillik, aczi yet ve zavallılık adına her ne varsa daha fazlasıyla bu coğrafya
yaşamaktadır. Namus, şeref, haysiyet ve insan onuru ayaklar altına alınmıştır.
Bu gidişata dur diyebilmek ancak ve ancak “yiğidin düştüğü yerden kalkmasıyla” olur.
Hamt olsun, son yüzyıldan fazla felç olan bu Yiğit, düştüğü bu yerden yavaşta olsa kımıldama gösteren
emareleri, oluşmaya başlamıştır.
Üzerinden silindir geçen ve maruz kalmadığı hiçbir kötülük olmadığı bu büyük milletin feraseti, son yüz
yılı, son yirmi yıla sığdırarak, yeni bir diriliş ruhuyla gönül coğrafyasını yeni baştan uyandırarak, yeni bir
koca destan yazmaya başlamıştır.
Bu büyük Destan’ın tek ve yegâne bir tercümesi vardır o da; bir milletin küllerinden yeniden doğarak,
tekrar sahne alması ve ümmet olarak topyekûn bir devinim bir diriliş ve bir uyanışa gebe olması
demektir.
Yani tarih tekerrür etmiştir. Vesselam.